Dediğinde Göksel ilk kez "peh" deyiverdim içimden :-) Yedi kuşak memuriyetten gelen biri olaraktan çok beklendik bir talepti bu aslında. Mezun olduğum bölüm elverdiği halde öğretmen olmak bana uzak düşen bir meslekti.Nedeni ise benim öğretmenlik yapma isteğim küçük çocuklara yada ergenlik çağındaki zorlu gençlere "what is your name?" öğretmekten ibaret değildi.Milton,Shakespeare,Dickens falan okuduktan sonra,hergün evle üniversite arasında 4 saatlik yolculuk yaptıktan sonra,Sözcük Bilgisi dersi yüzünden okulumu 1 yıl uzattıktan sonra ,çeviri dersleriyle aramı zar zor düzelttikten sonra hiiiiç işim olmazdı İngilizcenin en başından başlayarak kavga dövüş öğretmenlik yapmakla.Sonra bunun tayini vardı,doğusu vardı kuzeyi vardı ,vardı da vardı...Ben öğretmenlik yapmayı aslında isterdim ama genç yetişkinler olmalıydı öğrencilerim.Belki özel bir kursta meslek sahibi yetişkinlere falan.Hele bir üniversitede öğretmenlik yapmak şahane olurdu doğrusu.Bir de ah ne güzel olurdu öğrendiğimi öğretmek.Shakespeare denizinde yüzmek,Miltonla sınırları zorlamak .Bunlar bana göre imkansız olduğuna göre başka mesleklere yönelmem daha doğrusuydu.Ben de gittim gittim turizmci oldum.Mevzunun bu tarafını hiç kurcalamak istemiyorum.
Sonra bir gün... Evlendim ...Yolum Ege'de başka bir şehre düştü.Üniversitedeyken ne olur ne olmaz diye başvurduğum ve hava muhalefeti yüzünden yarım kalan Pedagojik Formasyon eğitimimi hiç bilmediğim bir şehirde mazlum gurbet gelini olmayıp uğraşacak bir şeyim olsun diye Pamukkale Üniversitesinden tamamlamaya karar verdim.Evlenip bu şehre geleli tam 15 gün olmuştu.Bu meseleyi görüşmek için kapısını çaldığım bölüm başkanımız Yrd. Doç.Turan Paker beni kulağımdan tuttuğu gibi derse soktu:-) Evet aynen böyle oldu.
İlk öğrencilerim benden yaşça büyük doktora ve yüksek lisans öğrencileriydi.Hatta bazıları üniversitenin bünyesindeki asistanlardı.
Güzel Allah'ım gönlümden hayal diye geçeni getirip avucumun içine bırakırvermişti.Avucumu da sıkı sıkı kapatıp tuttu:-) Ben bırakmayayım bu işi diye...
O gün bu gündür,ayaklarım koşarak giderim okuluma ,işime,öğrencilerime.Ve inanırım,Rab bir kapıyı kapatırsa eğer diğerini açar.Bizzat yaşadım.Ellerimden kayıp giden birçok şey yerine,yeni hediyelerim vardı artık.Yepyeni bir hayat,yepyeni bir meslek...
Bugün okulun kapısından içeri girdiğim anda etrafımı öğrencilerim sarınca yaşadığım mutluluğu hiç bir şeye değişmem.Artık orası bir tiyatro sahnesidir.Ben başroldeyim,öğrencilerim de seyirciler...
Hepsi başka hayatlar öğrencilerim.Başka dünyalar,başka coğrafya insanları...
Gözleri pırıl pırıl...Heyecanları tavan yapmış...Bazen de ürkekler...Çoğu başka şehirlenden gelmiş ya korkuları da var...Şükür ki aramızda çok yaş farkı yok...
Onlar gibiyken ki hallerim geliyor aklıma.Bazen gülüyorum bazen de hüzünleniyorum.Ama en çok ben bu işe aşık oluyorum hergün.
Şükür bana bu hediyeyi verene...
Şükür bana başka başka kapılar açana...
Şükür yüzümü eninde sonunda hep güldürene...
11 Şubat 2011 Cuma
5 Şubat 2011 Cumartesi
OLMAZSA OLMAZ
OLMAZSA OLMAZ
Sözün bittiği yerde de keşke bir çare oluşuverse giriverse devreye…
Çaresizliğin daha çareli daha imkanlı bir anlamı olsaydı mesela… Sahi nasıl bir şey olurdu hayat imkanlardan öteye geçseydi,geçebilseydi?
Sıkıcı olurdu bence.Herşey hop diye düşüverecek önüne.Yok hiç keyifli değil.Dibine kadar yaşamak lazım her şeyi.Yeri gelecek köpek gibi sürüneceksin yerlerde ,yeri gelecek uçacaksın göklerde…Yalnız;çaresizlere el verebilmek için isteyebilirim bazı imkanlardan öteye geçebilmeyi.
Oysa…
Ne kadar çaresizim kendime bile çoğu zaman…Ya da insan sadece kendisine çare olamıyor gerektiğinde.Galiba öyle evet.
Her şeyin bir ederi var değil mi?Bir gideri,bir sarfiyatı var… Ve bu sarfiyat eder ,gider geri dönüşü olur mu olmaz mı bilmeden çıkıveriyor önüne…
Ben bunu çok yaşadım.
Mükellef kurduğum bir sofraya oturanlardan birinin yüzünün gülmemesi gibi mesela…
Heyecanlarımın bitivermesi aniden mesela…
Heveslerimin hızla tükenmesi…
Sevinçlerimin daha gülücük olmadan yüzümde alıp başını gitmesi,gidivermesi ve benim tutamayışım aslında tutunamayışım…
İşin garip kısmı da şu ki;ben her seferinde ama her seferinde şaşırıyorum bu duruma bu halime çok garip bir şeymiş gibi.Halbuki dünyanın dönerken çıkardığı ses bu .Hiç bir şey sonsuza kadar yer etmiyor insanda onu anladım.Geç oldu galiba biraz ama anladım sonunda.
Ah bir de bunun sızısına çare olsa.Niye kalmaz ki sanki güzel şeyler hep baki?Yani, ne olur sanki sevdiğim, sevindiğim şeyler hep olsa hayatımda?Ben eskilerimi atmaya kıyamam ki.Kıymetlim ederim…Bazen boşlarım ama arası çok açılınca yine çıkarır tozunu alır ,sever uzun uzun bakar yine yerine koyarım eskilerimi…Bilirim ki onlar oradalar.
Yani unutmak zorunda olduğum birisini unutmak zorunda olmasam…
O da kendini unutturmak için elinden geleni yapmasa, kanırtmasa bazı şeyleri,yaralamasa,kanatmasa…
O koku gelmese burnuma…
Madem çıkıp gidecek,madem artık olmayacak o şarkı çalmasa en olmadık bir yerlerde en olmadık zamanlarda.
Doluvermese gözlerim,kalbim ağrımasa…
Ne olurdu sanki bunlar olmak zorunda olmasa…
Ya da hep özlediğim çocukluğum gelmese aklıma her seferinde böyle bir kalp ağrısının sonunda.O resim geçmese elime ,çaresiz bırakmasa beni çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışıp kalmış kalbimle…
Sabahtan akşama kadar oyun oynadığım sokakların tuhaf kokusu gelmese burnuma…
Yani bütün bunlar olmasa olmaz mı ?Beynim durduk yerde bunlara işlemese …Şu hayat geldiği gibi akıp gitse ama yıkmadan,dağıtmadan,acıtmadan,çaresiz bırakmadan ve de…
Yani gerçekten ne olurdu sanki bunlar olmasa?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)